Peki

Peki… Ne kadar duru bir kelimedir. Dingin bir an, huzurlu bir oda gibi.
Bakmayın o kadar sakin durduğuna. Onun gücünü anladıkça kullanmak istersiniz.
Eroin gibi bağımlılık yapar fakat su kadar zararsızdır.
Bazı savaşları dindirebilecek kadar kudretli ama bir o kadarda haşmetten uzak.
Düşünsenize iki ülke savaş halinde ve birinden biri sunulan antlaşmaya peki diyor.
İşte bitti. Artık kimse ölmeyecek. Bu işin kudretli tarafını anlatan en basit örnek.

Peki ya silah olan “peki” için ne demeli?
O hayalet mermi misali yüreğimize, zihnimize saplanan.
Sevgilinizle, dostunuzla çok hararetli bir tartışma yaşarken, onun bir anda “peki” dediğin gibi olsun demesi… ardından dökülecek o simsiyah kelimelerin öncüsü olan “peki”.
İşte genelde onu takip eden son kelime hoşçakal olur. Çok acıdır, acıtır.
Sırf bu yüzden bazen birilerinin bize “peki” demesi korkutmalı.
İş o raddeye gelmeden yuları birlikte kavramalı. Yoksa pek iyi olmaz.
Hep tek nefeslik ama bazen bir ömürlük sihirli sözcük “peki”.
Bir romanda figuran gibi duran, kısa bir hikayenin baş karakteri.
Peki hayatlarımız ne kadar uzun, ne kadar kısa?
Ne kadar roman, ne kadar hikaye?

Giriş, Gelişme, Son-Uç

Arzu ettiğimiz bir çok şey gerçekleşsin isteriz.
Peki ya gerçekleşmesi için harcadığımız efor ne düzeyde?
Yemek yemeye, film izlemeye, dans etmeye, sevişmeye, alışverişe,
bakıma ve dahasına ayırdığımız vakit, harcadığımız enerji miktarı kadar
hayallerimizin gerçekleşmesi için harcasak çok mu zor tüm arzularımıza ulaşmak…
Sanırım değil.
Şu durumda tek bahanemiz olabilir: sevdiklerimize çokça zaman ayırmak.
Onlarla çokça zaman geçirmek dışında hiçbirşey bizi alıkoymamalı.
Kaldı ki o bir alıkoyma değil. Paylaşım. Şayet narsist yada bencil değilsek.
Gerçi ikisinden de biraz mevcuttur hepimizde.
Bazımız ağzına kadar bunlarla doludur ve yalnızlık ömürboyu isimli parça onların hitidir.
Geçmiş olsun.

Arzularımızın içinde yada bir yerlerinde sevdiklerimiz yoksa ne kadar yaşanırki.
Ailenizi, dostlarınızı, sevgilinizi, çocuklarınızı.
İsterseniz sadece evcil hayvanlarınızı koyun oraya, arzularınızın yakınlarına.
Hep bir bahanesi olanlarımız için gelsin: Mazeretten ibaret tüm yarım kalanlar.
Cezası bazen gözlerimizden düşer, akar yanaklarımıza, oradan dudaklarımızın kenarına,
buselerin merkezine, yakar kurutur o son öpücüğü, bazen de bir sancı ile böğrümüze işler,
günlerce, aylarca acıtır, yorar. Biraz da o yorsun, hep biz mi yorucaz.
Sadece kendimize bir kaç soru sorucaz: Ben kimim? Ne istiyorum? Ne yapıyorum?
Gerçekteyse soruduklarımız: Ne yesem? Ne giysem? Kiminle takılsam? Ne yazık.

Giriş, gelişme, sonuçtur soruların karşılığı. Sağlam bir girişle mükemmel bir sonuca ulaşabiliriz.
Mükemmelliyetçi olalım demiyorum. Sakın ha! Sorgulayıcı olalım, yargılamadan.
Bunlar bize zor mu geliyor? İşte o son tren kaçıyor. Üzgünüm bu girişle gelişmeye gidemeyiz.
Yalnızca son uca varabiliriz. Düşmek, yok olmak üzere.
Görüşmek üzere…

Kan Uykusu

Hep bir koşuşturmaca… bir aldatmaca… kurmaca…
Ziyan olansa; anlar, ruhlar, bedenler.
Halbuki efendi herşeyi verdi, önümüze serdi.
İnsanoğlu aklı deldi, yerle bir etti.
Akıp giden ne varsa çok kıymetliydi, güzeldi aslında.
Şimdi o delikten içeri hep irin hep ziyan.
Kaldırın artık şu başınızı, uyanın kan uykusundan, son tren geldi.

Yüksek Ökçe

Şu yüksek ökçelerin çıkardığı ses!
Kulakta yarattığı titreşimlerin
beyinde evrim geçirip
kor arzulara dönüşmesi…
İnkar edenin gözü çıksın
ya da astronot kıyafeti olmadan uzay boşluğunda kalsın.
Pis yalancı! O sadece ses değil, bir ritm aynı zamanda.
Bazen kalbin bazen hayatın bazen düşlerin,
bazen de müziğin ritmi olur. Ritm demişken o ses ne yine!
Yine bir yüksek ökçe yaklaşıyor. Adım adım..
Sonra biranda uzaklaşıyor bazen.
Uzaklaşan o tak tak sesleri olsun,
zihnimde pat diye bıraktığı tad tad düşünceleri var.
Onlar yeter.O ritm dişidir,
hikayesi olan biridir,
belki mutlu belki üzgün ama tanrının işidir,
belki bir annedir, belki bir aşüfte,
belki de hepsinden azar azar yüklenmiş olan yüce birşeydir.
Tek düze değilim diyor baksana,
gittikçe yükseliyor tabandan topuğa,
oradan da arşın arşın soluğuna, aklına karışıyor.
Karmakarışık ediyor bazen işleri, yargılıyor kimileri,
sabredemiyorlar doğanın ritüellerine, yeniliyorlar en eski rivayetlere.
İşte bunlar bir karanlık zihnin dişleri,
etine değilse de beynine geçiriyor en sivrilerini…
izin vermeseydin bana ne. Sonra hep sosyolojik bahaneler.
Yok kültürden dolayı şöyle anladık, böyle davrandık, böö diye baktık.
Robot musun sen? Son kullanma tarihin, mekanik bir yüreğin,
yağlanmış vıcık vıcık bir beynin mi var?
Kimbilir başka yerlerinde neler var!
Yoksa yok mu demeliydim?
O insan ziyanlarına. İnadına yüksek ökçeler, inadına dişilik,
inadına inat, inatla feminenlik.
Maskulenliği ebedi kılan feminenliktir,
tam alnının ortasından vurup vurup, yüzlerce, binlerce kez hayat veren.
Bazen bir anne, bazen bir aşüfte bazen …
bir dakika! içeride bir yüksek ökçe sesi var!

Yaşam

Nabız attıkça, nefes aldıkça yaşarsınız. Hesaplar yaptıkça, bir şeylerden kaçıp, yemek yiyip uyursanız sadece hayatta kalırsınız. Yaşamak ile hayatta kalmak arasındaki farkları farkedin. Mantığı cebe koyun, zira nadiren lazım olabilir, yüreğinizi ele alın, zira o her daim size gerekecektir… tabi birer makine değilseniz. Doğdunuz, doydunuz… Şimdi silahsız savaşın, tutkuyla sevişin, korkusuz yaşayın…