Ekşimiş Şehrin Acı Yüklü İnsanları!

Dün bir dostum senin için çok ağır konuştu; “İstanbul’un son kullanma tarihi geçti” dedi.
Hiç alınma, çocuk haklı. Belki diyeceksinki “onunki çocuk aklı” .
Sana diyeceğimki “çocuk saftır, temizdir, çocuk bazen bilmez ama hisseder”.
Yenilenmek için senede 15 gün bir yerlere kaçarız, şanslı olanlarımız 1, 1,5 ay kaçarlar
ama eninde sonunda hepimiz aynı yerde yakalanırız.
Tıpkı oyun bittiğinde hepimizin gideceği yerin aynı olması gerçeği gibi.
Sevgili, kaygılı, ego dolu hazları, ekşimiş şehrin acı yüklü insanları!
Şimdi bu gerçekle yaşayıp, çürümeye devam edebiliriz.
Sevgiler, saygılar, maskeli suratlar.

Ritmine Sıkıştığım Dünyası

Ritmine sıkıştığım dünyası.. Hep bir koşuşturma içindeyiz,
etrafta her saniye bir gürültü patırtı.
Nereye gidiyoruz, nereye yetişiyoruz ya! Ritmine sıkıştığım dünyası ..
Dualarımızı kendine saz, acılarımızı kendine haz yaparsın.
Oyunu sen yazdığın sürece bu böyle olacak. Lakin kalemin kırıldığı gün roller değişecek.
Tabi insanoğlu bu: sevgiyle varolup, zaaflarıyla yok olan eşsiz canlı.
Uzattığın her zehirli elmayı yiyen, gösterdiğin her dekolteye gözü kayan,
harcadığın her yeşil kağıda gıpte edip onu ele geçirmek isteyen…
Herbiri lüks tutkunu, egolu, dişisi her daim yarışta olan,
erkeğiyse günahtan habersizce hayatları usulca çalan,
aslında hepsi acınası halde olan.

Hayallerin yalnızca çocuklar için olmadığını söylerken,
suya düşen hayallerin yalnızca biz yetişkinler için olduğunu zannederiz,
üzerinde akbabaların gezdiği, sırtlanların kaburgalarını saydığı,
ağzı kuruduğu için salyası tutkala dönmüş çocuktan habersiz.
Ve o çocuklar varolduğu sürece, bizlerin yüzsüz hayalleri yüzümüzü güldürmeyecek.
Katlanamadık uçmayı öğrenemeyen hayallerimize, katran bağlamış yüreklerimizle.
Hep daha fazlasını, hep en iyisini fakat hepsinden öte yalnızca bizim olsun istedik.
Paylaşmayı öğrenemedik.

Eee peki sonuç: Savaşlar, kıtlıklar, hastalıklar…
Kendimizle savaşmadıkçada: uslarımız kıtlıktan,
ruhlarımız hastalıktan asla kurtulamayacak.

Ritmine sıkıştığım dünyası.. bak işte geldiğimiz son nokta. NOKTA!

Şövalye Olmak

https://soundcloud.com/known-to-be-lethal/quantum-known-to-be-lethal

Tek başına bir şövalyesin bu hayatta.
Savaşa ve kaderin tüm hilelerine hazırsın.
Kılıcını en güzel taşlarla beze, miğferini siyah parlak tüylerle süsle.
Gecenin içinde en karanlık sen ol, kimse görmesin seni.
Gündüzleri ışılda, öyleki seni güneş zannetsinler.
Meydanların yerini sokaklar almışsa eğer, çıkmazların olacaktır elbet.
Savur kılıcını yık tüm duvarları, savur kılıcını ürksün tüm düşmanların.
Yok etme hepsini, gittikleri heryerde namını onlar yayacaklar.
Öznesi sen, nesnesi onların olacağı hikayeler anlatacaklar.
Küçücük bir yüreğin beslediği kocaman tutkudan, bir dev gibi,
Yenilmeyen tanrılar gibi bahsedecekler.
Senden bahsedecekler. Seni sevenler kadar senden faydalanmak isteyenler,
Seni yok etmek isteyenler olacak… tıpkı daha önce olduğu gibi.
Onların, o zulmet düşünceleri, arzuları, onları ihan,
Seni bir cebel kadar yıkılmaz kılacak.
Bu savaş birgün bitmeyecek mi?
Kılıcım birgün ağır gelmeyecek mi, miğferim başımdan düşmeyecek mi birgün?
Diye soruyorsan şayet, hiç endişelenme.
Senin hiçbir zaman siyah parlak tüylerle bezeli bir miğferin olmadı,
En güzel taşlarla bezenmiş bir kılıcın olmadı.
En kötüsü, en acısıda ne biliyor musun?
Senin bir savaşın hiç olmadı ve tabiki hiçbir zaman bir şövalye olmadın.
Şimdi esarete biat etmiş ruhunla birlikte,
Kader dediğin o illüzyonun hilelerine ortak olduğun hayatını al ve ….

Sev ki…

Zaman zaman sorarız iyilik mi kazanacak, kötülük mü???
Dedikleri gibi: hangisini daha çok beslersek o kazanır.
Bazısının ağzından ” o zaman aşkı besleyelim” cümlesini duymuştum.
Ne büyük bir hata!
Aşkmış…
Hep tatlı yanı gelir akla, midemizde hızla kanat çırpan kelebekler tabiri ile süslenir.
Siz hiç dünyayı kurtaran bir kelebek duydunuz mu?
Ya da çizgi roman dahi olsa kahraman bir kelebek okudunuz mu?
Aşk değil dunyayı, birçok zaman kişiyi bile kurtaramaz.
Hatta çokça yok etmişliği vardır.
Tıpkı Truvalı Paris’in, Sparta kralının eşi Helen’i kaçırması ile başlayan
Büyük Truva savaşı neticesinde koca bir şehri yok etmesi gibi.
Ayrıca günümüzde 3. sayfa haberlerinde okumuşuzdur.
Aşkın bünyesinde bunalım, depresyon ve türevi bir çok ruh hali mevcuttur,
Hatta buna mutasyonu bile ekleyebiliriz. Aşk bazılarını canavara, cellata dönüştürür.
Aşkına karşılık bulamadı intihar etti..
Aşkına karşılık bulamayınca öldürdü..
Ve aşkın fütursuzluğuyla gelen daha birçok yok oluş hikayesi.
3. sayfada 2. bir şansı olmayan insanlar.
Aşk acı eşiği en düşük olgudur.
Peki ya sevgi öyle mi?
Gerçek sevgiden bahsediyorum.
Karşılıksız olduğunda bile asaletini kaybetmeyen, insanı birden fazla düşünmeye sevkeden,
Ebediyetin en edepli hali, çıkarsız, duyarlı ve gerçek olan.
Aşk kadar kırılgan olmayan, güçlü, hücrelerimizi mutasyona uğrratmayan, aksine sağlamlaştıran.
Tek bir varlığa değil, hemen herşeye yetebilen kutsal bir hazine.
Canlı cansız herşeye yeten.
Tanrıya, birden fazla insana, vahşi yada evcil tüm canlılara, tüm doğaya.
Tanrının ve elçilerinin karşılık beklemeden sunduğu koca bir meyve tabağı,
Çeşitli, leziz ve her dem taptaze.
Dünyanın ihtiyacı olan tek kurtuluş projesi.
Sayısız tasarımcısı, işçisi, alıcısı olan.
Paylaştığımızda bencillik uyandırmayan belkide tek şey.
Acı veren herşeyin, tüm hastalıkların, düşmanlıkların, tüm zamanların, anların panzehiri.
Aşk mı?
Bazen tam bir “an” zehiri.
Sonsuz olabilmenin tek yolu: “sevgi”.
Kimbilir belkide “sev ki” den türemiştir.
Sev ki dünya güzel kalsın.

Ölümlüler İçin

Neden her canımız yandığında ağlarız? Bedensel yada ruhsal bir çok acının refleksi mi ağlamak? Yoksa ızdırabın dışa vurumu yada karşılığını veremediğimiz bir durumun çıkış yolu mu? Gülmek ile zıt anlamlı, siyahla beyazdan daha öte. Çünkü siyah ve beyaz karıştığında gridir. Peki ya gülmek ile ağlamanın karışımı neyi getiriyor? Koca bir hiç! Tarifi yok. Bazen tuttuğumuz takım için, bazen beslediğimiz evcil canlılar, bazende yakınlarımıza üzülüp ağlarız. Kendimiz için de ağlarız elbette fakat sıralamada en sonda yer alırız. Tabi gerçek bir bencil değilsek. Kendimiz dışında ağladığımız ne kadar çok şey varsa o kadar insanız, o kadar iyi yürekliyiz aslında. Neden gülen birine burun kıvırılırken, garipsenirken yada umursanmazken ağlayan birilerine acınır. Hatta bazen yardım bile etmek isteriz. İşte en kötü sahne geliyor. En sevdiğiniz insan yada insanlar için ağlarken onları güldürebilecek bişey yapamamak! Offfffff nasıl bir ızdırap tanrım! Düşünsenize, en yakın dostunuzu birisi üzüyor, canını yakıyor ve onu ağlarken görüyorsunuz fakat siz de ağlamaktan başka hiçbir şey yapamıyorsunuz. İntikam günah, kin gütmek cehennemlik sayılıyor. İman tahtan doluysa yandın! Bir offffffffff daha çek! Çünkü sevdiklerini de orada saklıyorsun.

Karar anı! Ya yardan geçeceksin ya serden! Madem ben kulum, o ise yaratan beni affedecektir. Zira ben herşeyi öteki dünyaya bırakmak, taşımak taraftarı değilim. Eee ne de olsa o taraf yeterince kalabalık, dertli.. ben de fazladan dert taşımasam iyi olur. Kimisi buna sadece ego der, bense görev paylaşımı diyorum. Yukarıda işler yoğun, hem de tahmin edemeyeceğiniz kadar.

Ancak siz yinede ne olursa olsun kimseyi ağlatmayın, o vicdan varya o vicdan öyle bir meretki.. taa 70inden sonra bile iki eli yakanda seni uyutmaz, kızgın demir gibi saplanır böğrüne, diken misali batar kıçına, oturup keyif çatamazsın. Özgürlüğünü bir kibrit kutusuna kapatır gider. Diri diri koyar çatlak bir tabuta, toprağa gömse iyi… denize atar, sonunda yavaş yavaş karanlığa gömülürsün. Ölümlüler dünyasında sonsuz olan tek şey kederdir. Geriye kalan herşey toprak olur.