Güneş ve Ay


Uyandığımda güneş yeni soyunmuş, nefesim vıcık vıcıktı. Islak ve sıcak. Buz kadar pürüzsüz, kor gibi sıcaktı.. yanımda uzanmış, her uykuda gördüğü kabusların az sonra güzel bir rüyaya döneceğinden habersizdi. Farkında olmadan dudaklarımı ısırdım, canım yanacak kadar. O saniyelik acıydı beni bu güzel “an”dan çekip çıkaran. Kabusa, gerçeğe uyanmıştım artık, güne başlamıştım bir kere. Sayısız bedeller ödeten bu şehir, altında yatan milyonlarca bedenin laneti ile milyonların kederi olmuştu. Bir türlü ödenemeyen bir bedel, olmayan ödül, geciktirici yüzünden gelemeyen mutluluk gibi gelemeyen huzur. Yerleşik düzene geçemeyen, göçebe gülüşlerin katledildiği bir coğrafya.. ha bir de “hoş geldin sonbahar!” var. Ömründe ilk kez sonbahar yaşamışcasına, nidalar saçan saçmalar. Ne kadar doğa harikası varsa nefret ettirmek için özel bir tür geliştirilmiş sanki. Neyse ki bazı doğa harikaları var ki bırakın nefret etmeyi, sıradanlaşması bile imkansızdır. Her zaman bir yerlerde vardır. Uyandığınız anda ilk gördüğünüz şey olsun isteyeceğiniz bir doğa harikanız olmalı. Sarmaşık gibi dolanabileceğiniz bir doğa harikası, yapraklarınızı dökebileceğiniz, gövdenizi yasladığınızda devrilmeden tek vücut, olan, köklerinizin birbirine karışacağı.. Yalnız saksıyı yataktan çıkaralım lütfen. Onun yeri orası değil. Gece olduğunda ay sabahlığını çıkarmış, karanlık çıplak, o ise pijama partileri yaşı geçtiyse üzerinde sadece ince bir gecelikle olmalı. E biz de elimizde tv kumandası, altımızda gri eşofmanla olmayız herhalde.

Si(s)tem

 

Geçmiş ve gelecekte çok zaman geçiren insanlar; günü, anı kaçırdıklarını fark ettiklerinde iş, hatta işler işlerinden geçmiş oluyor, içleri geçmiş oluyor. Onlara çok ama çok üzülüyorum. İşte bunlar hep yarın sabaha çıkamamak gibi bir ihtimalin varlığından bihaber olmalarından oluyor. Oysa bu ihtimali bir dakika bile aklımızdan çıkarmamak gerek. Yok yok, her biri için oturup tek tek gözyaşı dökecek değilim. Fakat bana kalırsa bir çoğu yaptığı bir çok şeyi bırakmaktan korkuyor. Bağımlısı olduğu sisteme sövüp, içinde oturduğu cam kaleleri başına yıkılır diye endişe içinde tüm hazlarından vazgeçmiş, çalıştığı şirketi tüm pozisyonlarda tatmin ediyor, aç ruhlarını doyuramadan, diri bedenlerini masa çürükleri içinde bırakarak. Adına da “iş hayatı” diyorlar, çişlerini bile yapmaya zaman bulamadan.

Açık sözlülere hadsiz, argo kullananlara edepsiz demeyi öğrettiklerinden olsa gerek; dünyada ne kadar az sayıda natürel insan kaldı. O cam kalelerin bilmem kaçıncı katında kurtarılmayı bekleyen milyonlarca insan, maruz kaldıkları psikolojik baskıları sıradan bir küfürle bile dizginleyemezken, bu iş böyle olmaz, bu insanla bu iş yürümez diyemezken, dediği zaman dahi, legosuyla bile bir ev yapamayan, 3. sınıf yönetici egosuyla karşı karşıya kalabiliyor.

Geçerli sebepleri olmayan, sadece iş olsun diye bu sistemin içinde yer alan amaçsızlar, iyi insanların enerjisini sömürerek hayatta kalan asalaklar.. ki bunlar çoğunlukta, bu sistemi besleyen başlıca unsurlardır. Kurunun yanında yaşı da yaktırmakta üstlerine yoktur, yaralı parmağa dahi işemezler. Tabi ki zaman bulamadıklarından değil, çaldıkları enerjileri sakladıkları gibi onu bile kendilerine saklarlar bu asalaklar. Bunca iğrenç şeye katlanmaları için geçerli sebepleri olanlar elbette vardır. Ama her sebebin, bahanenin bir son kullanma tarihi olmalı, aksi taktirde sebebin, bahanenin kendisi, yaşadığınız hayatın ta kendisi olur.. geçmişte, anda, gelecekte. Ve yalnızca “an”da her şey elinizde. Geçmiş geçmişte, gelecek bilinmezde.