Kâr Payı

Kısa bir yolculuğun uzun düşleri gibiyim: Sıcak, arsız, yalnız ve rengarenk. Başı mutlu, mutsuz sonu, senaryo umarsız. Tekrarı yok, tüneli çok. Işıktan karanlığa, karanlıktan ışığa.. defalarca. Sonunda kavuşmak varsa o karanlık tüneller bile güzel. Sonu olmayan gülüşler varsa Eros’u bile üzer. Dünyanın sonu gelecekse sevgi selleri ile gelsin. Aşkta boğulalım, tutku depremlerinin altında kalalım. Gelmişe, geçmişe içelim. Gelmişine geçmişine gülelim, gelmeyen ne varsa kim varsa sövelim. Çenemiz uyuşana kadar. Uyuşuk kalplerle, buruşuk zihinlerin birlikte olduğu bedenleri bıktırana kadar tekrarlayalım. Anları, anıları dahası hazları biriktirelim. Faizi olmayan en yüksek kâr payını alıp ortalardan kaybolalım.

ÖZ-GÜR

Lüks mekanların, pahalı kıyafetlerin izbe ve ucuz özgürlüklerine tav olmuşuz. T.C dışına çıkacakken elimizi kolumuzu sallayarak çıkıp küçük bir kontrolün ardından özgürce gezemedikten sonra hangi özgürlükten bahsediyoruz biz ya. Yan masadaki oturan insana selam vermek istesen bile özgür değilsin. Cevap belli hayırdır, tanışıyor muyuz? Sadece bir selam fazlası değil. “Önünden ye” kültürünün ötesine geçememiş insanların sıklığı, sıkıcılığı. Şık bir sıkıcılık ve bazısı bir o kadar boş. O kadar ki; “boşları alabilir miyim” diye soran garsona “tabi şu yan karşıdaki beyi/hanımefendiyi alabilirsiniz” diyesim geliyor.

Özgür olduklarını düşünmelerine neden olan aldıkları mesajlar damarlarından değil de, kliplerden, şark dizilerinden alarak kendi bataklıklarını okyanus sanıyorlar. En önemlisi zihinleri özgür değil diye düşünüyorum. Oysa ben hiç değilse zihnimde fazlasıyla özgürüm. Mars’ta doğa yürüyüşü yapıyor, Karayip’lerde denize girip, Küba’da puro içiyorum. Neden mi Küba? Kaliteli çünkü. Ayrıca Alaska’da balık tutuyor, tanrıyla sohbet ediyorum. Bereketli oluyor inanın. “Kendini kandırma” diyenlerin herkesden daha çok kandırıldığını da eklemek isterim, zira bunu bir araştırma yazısında okumuştum. Ben sadece özgürüm, “öz-gür!”. Öz’üm gür. Ve hep söylediğim gibi tek silahım dürüstlük. Özüm istedi gözlerine bakıp dudaklarımı başına doğrulttum, boşalttım içi kelimelerle dolu mermileri. Gözlerimle delik deşik ettim tüm bedenini. Ruhsatsız zihnimle, av yasağı olan bir sezonda, hiç acımadan, çokta acıtmadan. Dokunamadıkça kavrulan zihnim, soğuktan ağlayan bedenimi ısıtıp güldürmüştü çoktan. Isınıyordum hiç yoktan. İçten yanmalı yüreğim, 12 silindirli beynimi hepten zorluyordu. Hislere ek sözler, tutku emareleri hepsi en yüksek değerlere ulaşıyordu. Ya tutku tüketiminden gidecektim ya da ek söz zehirlenmesinden.

Kısacası zihnimizde özgür olamadıkça, bir kitabın iki satır aralığı mesafede soluk alırız da, bazen iki kıta kadar uzağızdır.

Mmmavi

Maviye soğuk renk dedikleri günden beri beni daha çok ısıtan bir renk olmadı. Gökyüzü, deniz.. bazen bir çift göz. Maviye soğuk diyen halt etmiş. Çimlere uzanıp gökyüzünü izlemek gibi bir terapi var neyin soğukluğu, mavi bir deniz kıyısında, 1 hafta tatil yapabilmek için 358 gün çalışıyor bazımız, deniz suyu soğuk olsa da, maviyi suçlayamazsınız. Soğuk olan mavinin kendisi değil. Tamam resim sanatında renkler kategorize edilirken böyle bir bok yenmiş ama kime göre neye göre? Kriter ne? Son olarak; Atatürk’ün o güzel gözleri mavi. Yeter mi! Aslında mavinin sıcak olduğunu anlatmak için şuraya “mavi gökyüzünün altında sevişmek” ile ilgili bir şeyler yazsam ısınacak milyonlarca insan var. Bırakın şu çakma muhafazakar tavırları.

Sabahın erkek saatlerinde (burayı yalnızca hemcinslerim anlayabilir) griye uyanmak kadar can sıkıcı bir şey daha yoktur benim için. Hatta o kadar ki; griye uyanınca yüzüm sararıyor, ruhum kararıyor. Tüm canlılar gibi insanoğlu da mutasyona uğramaya devam ediyor. Mutasyon dediysem x-men benzeri bir mutasyonu kastetmiyorum, öyle aduket falan, ateş topları atıp, uçamıyoruz. En belirgin olanı söylemek gerekirse, mekanikleşiyoruz. Kayıtsız kaldığımız onlarca muhtaç canlı varken, durduramadığımız değil, durdurmak için çaba sarf etmediğimiz savaşlar varken, akan kanların kırmızısını sıcak ilan edenlerle aynı tarafta yer almak bana göre değil. Oysa mavinin huzuruna kapılabilseydik, kırmızının acısına katlanmak zorunda kalmayacaktık.

Güneş ve Ay


Uyandığımda güneş yeni soyunmuş, nefesim vıcık vıcıktı. Islak ve sıcak. Buz kadar pürüzsüz, kor gibi sıcaktı.. yanımda uzanmış, her uykuda gördüğü kabusların az sonra güzel bir rüyaya döneceğinden habersizdi. Farkında olmadan dudaklarımı ısırdım, canım yanacak kadar. O saniyelik acıydı beni bu güzel “an”dan çekip çıkaran. Kabusa, gerçeğe uyanmıştım artık, güne başlamıştım bir kere. Sayısız bedeller ödeten bu şehir, altında yatan milyonlarca bedenin laneti ile milyonların kederi olmuştu. Bir türlü ödenemeyen bir bedel, olmayan ödül, geciktirici yüzünden gelemeyen mutluluk gibi gelemeyen huzur. Yerleşik düzene geçemeyen, göçebe gülüşlerin katledildiği bir coğrafya.. ha bir de “hoş geldin sonbahar!” var. Ömründe ilk kez sonbahar yaşamışcasına, nidalar saçan saçmalar. Ne kadar doğa harikası varsa nefret ettirmek için özel bir tür geliştirilmiş sanki. Neyse ki bazı doğa harikaları var ki bırakın nefret etmeyi, sıradanlaşması bile imkansızdır. Her zaman bir yerlerde vardır. Uyandığınız anda ilk gördüğünüz şey olsun isteyeceğiniz bir doğa harikanız olmalı. Sarmaşık gibi dolanabileceğiniz bir doğa harikası, yapraklarınızı dökebileceğiniz, gövdenizi yasladığınızda devrilmeden tek vücut, olan, köklerinizin birbirine karışacağı.. Yalnız saksıyı yataktan çıkaralım lütfen. Onun yeri orası değil. Gece olduğunda ay sabahlığını çıkarmış, karanlık çıplak, o ise pijama partileri yaşı geçtiyse üzerinde sadece ince bir gecelikle olmalı. E biz de elimizde tv kumandası, altımızda gri eşofmanla olmayız herhalde.

BEN SADECE BİR İNSANIM

Ben sadece bir insanım! Mekanikleşen zihinlerin kölesi olamam, sıralı inançların gölgesinde kalıp da bir tek bir kalıpta yaşayamam, o şekilde yaşlanamam. Annemin kanatlarının altında hayata hazırlanmışta olsam doğum ile kordonum kesilmiş. Sonra gelip başkaları bana kordon yada benzeri bir şey takmaya kalkınca elbette bünye almıyor. Bünye kabul etmiyor. Beni suçlayamazsınız, ben sadece bir insanım. Acıkırım, acı çekerim, gülerim, uyurum, koşarım, severim, sevişirim, dürüstlük en iyi silahım olsa da yalan söyleyebilirim herkes gibi. Aksini inkar edip riya ile yaşayamam. O şekilde yaşayanları da yakınımda tutamam, bir tutam sahte tebessüme, aralarına karbon kağıdı konmuş ışıltılı yaşamlarına kanıpta hayatımı karartamam. Ben sadece bir insanım, rutinleri de olan, spontaneleri de seven, hazları da olan, başkalarının günahlarını almak yerine kendi günahları olan. Tercih edildiği gibi vazgeçilebilir olduğunu bilen..

Bir çoğumuzun tek ortak yanı belki de sadece kromozom sayılarımızın 46 olmasıdır. Ve yine bir çoğumuz, “ortak yanlarımız var” deriz, ortak yalanlarımız olduğunu bilmeden. Bildiğim yegane şey “ben sadece bir insanım”. Bir gün çok da olabilirim, yok da..