Yüksek Ökçe

Şu yüksek ökçelerin çıkardığı ses!
Kulakta yarattığı titreşimlerin
beyinde evrim geçirip
kor arzulara dönüşmesi…
İnkar edenin gözü çıksın
ya da astronot kıyafeti olmadan uzay boşluğunda kalsın.
Pis yalancı! O sadece ses değil, bir ritm aynı zamanda.
Bazen kalbin bazen hayatın bazen düşlerin,
bazen de müziğin ritmi olur. Ritm demişken o ses ne yine!
Yine bir yüksek ökçe yaklaşıyor. Adım adım..
Sonra biranda uzaklaşıyor bazen.
Uzaklaşan o tak tak sesleri olsun,
zihnimde pat diye bıraktığı tad tad düşünceleri var.
Onlar yeter.O ritm dişidir,
hikayesi olan biridir,
belki mutlu belki üzgün ama tanrının işidir,
belki bir annedir, belki bir aşüfte,
belki de hepsinden azar azar yüklenmiş olan yüce birşeydir.
Tek düze değilim diyor baksana,
gittikçe yükseliyor tabandan topuğa,
oradan da arşın arşın soluğuna, aklına karışıyor.
Karmakarışık ediyor bazen işleri, yargılıyor kimileri,
sabredemiyorlar doğanın ritüellerine, yeniliyorlar en eski rivayetlere.
İşte bunlar bir karanlık zihnin dişleri,
etine değilse de beynine geçiriyor en sivrilerini…
izin vermeseydin bana ne. Sonra hep sosyolojik bahaneler.
Yok kültürden dolayı şöyle anladık, böyle davrandık, böö diye baktık.
Robot musun sen? Son kullanma tarihin, mekanik bir yüreğin,
yağlanmış vıcık vıcık bir beynin mi var?
Kimbilir başka yerlerinde neler var!
Yoksa yok mu demeliydim?
O insan ziyanlarına. İnadına yüksek ökçeler, inadına dişilik,
inadına inat, inatla feminenlik.
Maskulenliği ebedi kılan feminenliktir,
tam alnının ortasından vurup vurup, yüzlerce, binlerce kez hayat veren.
Bazen bir anne, bazen bir aşüfte bazen …
bir dakika! içeride bir yüksek ökçe sesi var!

Yaşam

Nabız attıkça, nefes aldıkça yaşarsınız. Hesaplar yaptıkça, bir şeylerden kaçıp, yemek yiyip uyursanız sadece hayatta kalırsınız. Yaşamak ile hayatta kalmak arasındaki farkları farkedin. Mantığı cebe koyun, zira nadiren lazım olabilir, yüreğinizi ele alın, zira o her daim size gerekecektir… tabi birer makine değilseniz. Doğdunuz, doydunuz… Şimdi silahsız savaşın, tutkuyla sevişin, korkusuz yaşayın…

Eee. Tercih Meselesi

Mmmmm ne güzel de melodi koktu sabah sabah.
Canım şööööyle demli bir Woodkid melodisi, kızarmış bir Indila çekti.
Ruhumun pasını alsın, zihnimin bulutlarını dağıtsında
ılık bir duş alıp soğuk bir güne, kalabalık bir devire,
ahmak bir kalabalığa, akıllı bir azınlığa karışayım, dostlarıma kavuşayım.
Şimdilik bedava olan şu güzel havayı biraz içime çekip, çekip gideyim,
hazır deniz hala mavi yeşilken gözlerimi dinlendireyim.
Öğlen olunca bir kaç atıştırmalık ve biraz bira içerim mmmm misssss.
Ya ben bira sevmemki.
Demek sevmek istermişim. E napalım akşama güzel bir menü hazırlarım kendime
ve bir suryoyo şarabı açarım. Hafiflerim, dinlenirim, biraz silkelenir hislenirim.
Belki gece biryerlere gider fişlenirim, fişlenmenin verdiği hazzı
paylaşacak birkaç aktiviteye girerim sora çıkarım.
Vuhuuu girip çıkmak dimi. Hemende nasıl akıl odağı orası oluyor!
Bedenler, satenler, nefesler, köpüren zihinler, rengarenk siperler.
Kim kimi o siperin ardından çıkarabilirse, suni zaferini kutlayacak şampanyasını patlatarak.
İster kadehten ister şişeden.
Nasıl olsa hertürlü sonu gelecek sonunda,
sonsuzluğa erecek.
İki ulumanın vereceği his,
tek başına havlamanın verdiği geçici rehavetten daha etkili ne de olsa.
Eeee tercih meselesi. Nereden, nasıl beslenirsek oraya ait oluruz ya da o kadar özgür kılarız nefsimizi, nefesimizi, bedenimizi, benlik denen o curcuna şehrimizi
…ve şehirler hep göç alırlar verdiklerinden fazla.

Tezatların Doğrusu

Ellerimi açıp göğe doğru, tüm yaşananlar yanlış mı diye haykırırken buldum kendimi bir mabedin tam ortasında, en sonunda. Başladığım hiçbirşeyi yarım bırakmadım bugüne kadar, tamamladım tüm işlerimi, vazifelerimi, yarım bıraktım bazı hazlarımı, haylazlıklarımı. Yüreğimdeki tüm ateş soğuktanmış meğer, tıpkı kar yanığı gibi. Hastalıklı ruhların bulaşıcı karanlıkları, aydınlık bir yan bırakmamak üzere tasarlanmış kör kılıçlarıyla parçalamışlar meğer tüm bütünlerimi, parça parça tamamıyla. Az daha yok olacaktı varlığım, yokluğumla, ne de olsa meydanlarda savaştık barış içinde. Zaferin adı şan, mağlubiyetinki kan. Durduğumda başlamasın tüm sonlar, tükenmesinler diye tutkularım, özgürlüğümü tutsak ettim tümüyle. Zindanım çok ufak, şekli de bir tuhaf, içeride sadece birkaç raf, üzerleri hep dolu, silme zarf, içlerinde sadece birer harf, a’dan z’ye. Özgürce kurmak için kelimelerimi, kapattım hepsini kendi dilimle. Her ne kurmak istersem, bozarak harflerin kronolojisini yaratırım en tehlikelilerini en güvenli şekilde, önce zihnimde sonra ses tellerimde, nihayetinde zarfları kapattığım dilimle.

Tezatların doğrusu o kadar cazibeli gelir ki kaçarım tüm çekiciliğinden, gel gellerinden, gürültülü, patırtılı sesizliklerinden fakat en sonunda yoldan çıkar, git gide gelirim yola. Bütün adamlığımla adımlarım, arşınlarım verilen koordinatları, deli gibi akıllı davranırım, olağan şaşkınlıklar salarım uyuyan ayıkların üzerine, sevgiye olan açlıklarıyla doyururum nefretlerini her bir nefret sahibini, sahibesini ve hür  oluşumu kutladığım heryerde gökyüzünü görürüm körü körüne.

Ellerimi açıp göğe doğru, tüm yarım bıraktığım hazlarımı tamamlamaya başlarken buldum kendimi bir sokağın tam ortasında, en sonunda.. ne kadar gereksizdi en başta olması gerekenin en sonda olması. Şimdi farkına vardım pahalıya patlayabilecek ucuzlukların imha edileceği yerin gökyüzü olduğuna.

Tanrım…

Ruhlarımızın üzerine akıtmaya çalışıyorlar irinlerini, derinlerini görebiliyoruz sadece derilerini değil. Kötülüğün en saf haliyle mücadele ediyoruz, tertemiz ağıtlarımızla. Egolarını tatmin etmek istemeleri legoları olmayışıydı belkide, belki de egolarıyla lego gibi oynamış olmamızdı tüm bu olanlara sebep. Gözyaşlarının hüküm sürdüğü, tebessümlerin zindanlarda tutulduğu bir dünyadan bahsediyoruz artık, aynadaki yansımalarımızdır aslında bir çoğumuzun gördüğü. Yaşamaktan korktuklarımızı yaşayanları her gödüğümüzde bir ayna daha kırılıyor, parçaları ayaklarımıza batıyor diye ellerimizle toplamaya çalıştığımızda  ellerimiz kanıyor, canımız çok acımasada kaybımıza gözler buğulanıyor ya da ağlıyor. Bunların hiçbiri olmazdı belkide rüyalarımıza tutkulu olsaydık, güyalarımıza tutkulu olduğumuz kadar.

Transparan kahpeliklerinin üzerine örttükleri o karanlık pelerinler artık lime lime olmuş, yere düşmemek için ellerinde tuttukları süslü, çürük asaları heran kırılacak gibi…  çok yakında huzurlarımızda. O son kareyi bekliyoruz, son bir sabırla, son ana kadar. Görev paylaşımının zamanı geldi Tanrım. İnandığımız en büyük değerleri kendi çıkarları için kullananlara karşı, değerlerimize parçalanmış dizlerimizle, dişlerimizle, bütün yüreğimize sahip çıkacağız. Yardımına ihtiyacımız olursa nerede olacağımızı biliryorsun ve bizi görüyorsun herzaman  olduğu gibi. Senin bahşettiklerini bahşiş gibi sunanlara karşı, huzuru dumurla bozanlara karşı, sevgimizi sevdiklerimize bağışlamamıza mani olmak isteyenlere karşı bir adım olacak, seninle yada sensiz ama senin öğrettiklerin için olacak. Tek gerçek bu belkide sonsuza dek varolacak.